Boşuna Mezar

Uçurumlar aşılmayı bekliyor. Karanlık dağların arasından sabah güneşiyle yola çıktım. Beyazlar içinde, yorulmak bilmeyen ayaklarımla yürüyorum. Otlar ve çiçekler bana eşlik ediyor. Peşimden gelen tohumlar var. Ne çok hafiflemişim! Ne çok yükten kurtulmuşum!

Geldiğim yer derin bir uçurumdu. Dibinde, insanların zümrütlü göl diye bildiği balçık dolu bataklık vardı. Yıldızımın peşinde, ilk terk ettiğim yer o kirli su oldu.

Eski bir denizciyim ben. Fırtınalı denizlerde gemimi yüzdürdüm ve günü geldiğinde onu gururla batırdım. Şimdi, en bilge hâlimle insanlara gidiyorum. İnsanlara nasıl gidilir biliyorum, onların arasında bir vaiz gibi dolaşmayı ve tertemiz görünmeyi de.

Kayaların üzerinden uçurum diplerini süzen kartalımı geri çağırdım. Dostunu sokmaya hazırlanan yılanımı ve vahşi aslanımı da. Ne çok özlemişim onları! Kartalım gelip tırnaklarını koluma geçirdi ve oyuna meraklı ifadesini takınıp pürdikkat beni dinledi. Ona dedim ki:

“Kılık değiştir ve bir hüthüt ol! Yoksa doğruyu söyleyen pençelerin insanları kandıramaz. Kılavuzumuz sensin, düş önümüze! Bizden önce insanların arasına git ve onlara ölümsüzlüğü müjdele.”

Kartalım havalanınca, zehir saçan yılanıma döndüm.

“Kılık değiştir ve bir asa ol! Tıpkı hayat gibi toprakla arama gir! Sana yaslanayım ki bir uçuruma benzeyesin. Düşmenin eşiğinde görünürsem sözlerim de dinlenir.”

Gölgede yatan aslanım güldü. Başına gelecekleri anlamış olacak ki pençesini keyifle yaladı. “Sense bir çocuk olacaksın,” dedim ona. “Çocuklar senden yeni oyunlar öğrenecek. En çok da unuttuklarını ve yasak olanları. Var git! Karış aralarına ve sağalt onları!”

Kendi söylediklerim sonunda beni de güldürdü. Kahkahamla yılanımı bile şaşırttım. Gerçek: Bir zamanlar ben kılık değiştirmeden gitmiştim insanlara. Çürümüş ve utana sıkıla mağarama dönmüştüm. Öfkeyle kayalara saldırmış, sivri tırnaklarımı kanla boyamıştım. O günden sonra çözmüştüm işte, onlara hangi kestirme yoldan gidileceğini de.

Çok zaman geçti aradan. Zehirli sineklerle direklere tırmandım. Büyüdüm ve her şeyi yükseklerde öğrendim. Kuşandığım dil artık kusursuz. Hazırım! Çileci düşmüşlerden değilsem de elbisemi yırttım ve her yerine yamalar diktim. Çıplak ayaklarımla gerekirse dikenlerin ve hatta ateşin üzerinde yürüyebilirim.

Bir ağaç parçasına dayanacak kadar güçsüz veya yaşı geçkin değilim. Fakat insanların yalnızca merhamet ve tiksintiyle büyülendiğini sonunda öğrendim. Asam bu yüzden. Ve ben Ephesoslu filozof gibi karalar giymeyi sevsem de, imkânsız beyazlara duyulan tutkuyu sezdim.

Alaca İnek şehrinden geliyorum. Üzerinde gölgeler gezinen o sıkıntı yurdundan. Ve dağların arasında tutturduğum bu patika beni uçurumla biten bir düzlükten geçirdi. Orada, bir çam ağacının gölgeli serinliğinde uyuklayan bir çoban gördüm. O uyurken kimi koyunlar da uçurumdan atlıyordu. Hemen parmak uçlarımda yükseldim ve ses etmeden ormana daldım. Üç gün vahşi hayvanlarla uyudum, güç topladım.

O gün ormana en yakın şehrin pazar yerine vardığımda henüz ikindi vaktiydi. Ahali bir araya toplanmış, gerilmiş bir ipte ayakuçları titremekte olan bir cambazı seyrediyordu. Aralarından yükselen şu sesi duydum: “Daha yükseğe zıpla! Haydi, daha yukarılara!”

Canını sürü için tehlikeye atmak mı? Nasıl da güldüm buna! Ne yararsız bir hediye sunma peşinde cambaz. Omzunda, kesik kesik öten bir hüthüt duruyor. Kartalım… Beni görünce göğsünü daha şiddetli şişirip sesini artırdı. O da herkes gibi cambaz ölüme meydan okusun istiyor. İşte havalandı ve onu sarstı, kalabalığı havayla okşayıp asasız koluma kondu.

Şehirde ruhlarına göz dikmiş bir yabancı var. Kartalımı göz ucuyla takip edenler ilk kokuyu aldı. Beni seyrediyorlar. Tepeden tırnağa dikkat kesilmişler ve bir ilk sözle dev kulaklara dönüşecekler. Şöyle söyledim onlara:

“Dinleyin dostlarım, merak ettiğim bir şey var: İnsan nerede başlar ve nerede biter? Nasıl ayırırsınız kendinizi her şeyden ve birbirinizden?”

Korkunç yalnızlıktır bu, nasıl da birbirine iter onları. Çünkü uçurumu hemen sezerler. Başları döner. Sallanırlar ve titrerler. Tutunacak bir şey gerektir ve nihayet birbirlerine değerler. İşte böyle büyümeye başlar her sürü.

“Ve bir şey daha: Gözleriniz, dostlarım, kendi ardındaki karanlığı nasıl görür? Kulaklarınız içinizdeki çığlıkları nasıl duyar? Ya elleriniz, elleriniz nasıl dokunur derinizin altında biriken irine? Hiç merak duymaz mı aklınız, kendisinden bile sakladıklarına?”

İşte, sonsuza dek sırrını kavrayamayacakları bir oyuncak daha. Bir yanıltma aynası. Gerçek meraklılardan biri değilse kişi, kolayca tuzağa düşer.

Yalnız olan dikkat çeker. O her zaman aza dönüşebilir ve az da her zaman çoğa. Gerideyse başka bir yalnız kalır. Bakın, seyircisiz kalan cambaz dikkatini ve titremesini kaybetti! Bir ağırlığa dönüştü. Üstelik üzerine çöken de yine kendisiydi. Kendini aşamayacağı o an sonunda gelip çattı demek ki. Dengesini kaybedip yere düştü ve tüm hareketini sonsuza dek kaybetti.

“Dostlarım!” diye seslendim yanı başlarındaki ölümü görüp korku kesilenlere. “Aşılması gereken ip değil cambazdı. Ne mutlu ona ki kendi uçurumundan atlayabildi. Ve şimdi sıra bizde. İşte, uçuruma gerilmiş bir ip gibi olan hayat. Üzerinde titrek bedenlerimiz bizim. Ve titremesi duracak diye korkan ruhumuz. Söyleyin dostlarım: Bedene bağlıyken ruh nasıl uçabilir? Hangi uçurum bedenle aşılabilir?”

Can alıcı bir soru bu. Nasıl da merakları kabardı! Çünkü bedenden tiksinenlerdir onlar. Kurtlarla ve sineklerle doludur yürekleri. Ve daha kendini bilmez bir çocukken kulaklarına o saflık lekesi bir kere değmiştir. “Bir gün mutlaka,” derler ve eklerler “Fakat bu bedende değil.”

İşte, aralarındaki en kuru ağaç, yerinden sökülür gibi çatırtılarla yürüyüp öne çıktı. Hepsinin gözünde bedeni saflığa en uzak olan, yaşlı bir kadın. Devrilmemek için bükülüp katlanıyor. Kuru kemik ve deri. Yüz yaşındaki iblis gözlerini üzerime dikti. “Boş laf!” dedi, “Kuru gürültü!”

“Her sabah uyandığımda aklıma bir masal düşüyor ve gece olduğunda onu anlatmadan duramıyorum. Fakat son çocuk uyuduğunda etimi bir korku kemiriyor: Ya yeni bir masal bulamazsam? Çünkü o gün işim bitmiş olacak ve bedenim ancak o gün bana bir yük gibi görünecek.”

Böyle söyledi yaşlı iblis ve çekip gitti. Belli ki çocuklara masal anlatırken aslanıma denk gelmiş. Belli ki kendi yolunda ve asla gelmeyecek peşimden. Olsun! Ben bereketli sulardayım. Avım bol. Suya geri düşenleri seve seve uğurlarım.

Birinci gün böylece bitti. Yeterince avlandım ve beni dinleyenlere hakikat sözü verip ormandaki yalnız uykuma çekildim. O gece uykum merhametsiz bir ateş gibiydi ve sabahın gerçek ateşi ufuktan kendini gösterene dek kızgınlığımı diri tutabildi.

İkinci gün belimi biraz daha büktüm ve insanlara öyle gittim. Kasaba sessizdi. Aslanım hâlâ bir çocuktu ve çocukların arasında neşeli bir oyunla meşguldü. Kartalımsa bu kez karalara bürünmüş bir karga olarak çıktı karşıma. “Çünkü,” dedi, “Bir mezar taşının üzerine en çok yakışandır karga.”

Anladım ki uzaklarda gördüğüm karınca katarını kuran, şehrin sakinleriydi. Ve onların sırtında, bir tabutun içinde son kez denge bulan da ip cambazı. Mezarlıkta ben de onlara katıldım. Kürek alıp tabutun üzerine toprak attım. İş bitince gülüşmeler duydum. Açık saçık hikâyeler… Dedikodu ve beddua… “İşte, tam zamanı,” diye düşündüm ve onlara şöyle dedim:

“Toprağı değil de yoksa bir ağaç kovuğunu mu hak ediyordu cambaz? Çünkü derine gömülmesi gerekenler ölüler değil dirilerdir.”

Bu sözleri beklemeyen kulaklardan biri, “Yine anlaşılmamak peşinde misin, ey yabancı?” dedi.

“Anlaşılmayacak ne olabilir,” dedim ona ve hepsine. “Mezarlıktayız. Şehre yeni gölgeler taşımak için döner dolaşır hep buraya geliriz. Kim bilmez ki bunu?”

“Peşimizdekini mi kastediyorsun,” diye atıldı başka biri. “Bilgeysen eğer, bize ondan nasıl kurtulacağımızı anlat.”

Kıkırdayan asamı göğsüme yaslayıp şöyle dedim: “İnsan, ölümle aşılacak. Bedensiz bir hayata susamışken ben, ölümü aşmayı nasıl övebilirim?”

Bu kez gözlerinin yerinde iki oyuk olan bir kör cevap verdi:

“Ne bir ölüm gördüm ne de bir ölü. Herkese mezarlık görünen bu yer bana her yer gibi. Ve dokunduğum her şey öyle gerçek ki, ölü ya da diri olmuş ne çıkar! Umurumda değil ki koca bir göz olup da gördüklerinden sıkılanlar.”

Böyle söyledi ve koluna giren bir dostuyla mezarlığı terk etti. Bense daha azgın bir nehir olmak istedim. Kalanları silip süpürmek için bir tuzak kurdum:

“İşte buradayım! Aranıza bir ceset olarak geldim ve ölümü değil ama hayatı nasıl aşacağınızı size söyleyeceğim. Peşime düşün! Ölümün peşine düşün ki size hakiki kurtuluşu göstereyim.”

Sonra hızla sırtımı döndüm onlara.

“Yarın… Sabah erkenden pazar yerine geleceğim.”

Üçüncü günün sabahı hiç acele etmedim. Orman seslerini dinledim ve güneşin yükselmesini sabırla izledim. Güneş en tepedeyken insanların arasına gittim.

Küskün ve sessiz, öylece beklemekteydiler. Konuşsalar bana bağıracaklardı belki. Çünkü aldatılmışlardı. Üstelik de hakikati vaat eden biri tarafından. Oysa sabahı zor edenler, gün doğmadan pazar yerine gelenler olmuştu. Nasıl da hazırdılar kendilerini sunmaya, o bilmedikleri uzak hakikat uğruna.

Güldüm ve kahkahalar attım. Belki bastığım yeri bile titrettim. “Son kez görmenizi istedim,” dedim, “Dünyanın nasıl yalanlarla ve aldatmalarla dolu olduğunu. Kurtulacağınız bu acı şeyi, dostlarım, son kez tadın istedim!”

O anda yüzleri değişti. Açlıkları daha şiddetli önüme serildi.

“Bütün kapıları çaldınız mı?”

“Çaldık!”

Kalabalığı şöyle bir süzdüm. Şehir neredeyse boşalmış olmalıydı. Aralarında çocuklar bile vardı. Öfkeyle bağırdım:

“Çocuklar yasak!”

İkna edici sesim üzerlerinde çınlayınca istemeye istemeye çocuklarla vedalaştılar, sadece birkaçı çocuklarıyla birlikte pazar yerini terk etti.

“Hakikat çocuklar için fazlasıyla ağır bir yük,” dedim bu kez şefkat dolu sesimle ve dönüp yürüdüm. Yönümü dağlara çevirmiştim. Sorgusuz sualsiz bir hakikate… Arkamdan bir uğultunun bana eşlik ettiğini duyuyordum. Fakat yüzümü onlardan hep esirgedim ve bir daha onlara hiç dönmedim. Yükseklere çıktıkça homurdanmalar başladı ve giderek çoğaldı. Nihayet bir çatlak ses “Hey, yabancı!” diye seslendi,

“Yorulmuş veya korkmuş değilim. Fakat merak ediyorum. Dağlarda olup da şehirlerde bulamayacağımız bir hakikat mi bu?”

Saatler sonra ilk kez yüzümü onlardan yana döndüm. Onların bitik hâllerinin aksine benim alnımda ancak tek bir ter damlası vardı. Onaylamak için başımı eğdim ve yine yola koyuldum.

Asama aldanıp benim bir dağ keçisi olduğumu anlamadılar. Eğim arttıkça yorgunlukları daha dayanılmaz oldu. Kimi bir diğerini sırtladı, kimi mola için yalvardı. Su içmek için durduğumuzda mızmızlananlar sustu, gizlice kestirenler oldu. Onlara dedim ki:

“Beden böyledir işte, o bir yüktür. Ne mutlu bu cambazdan tez zamanda kurtulana! Peki ya siz, bu sırrı yorulmadan mı öğrenecektiniz?”

Hepsi de susuyordu. Konuşup daha fazla yorulmaya ne gerek vardı! Fakat bastonuna yaslanıp tek bacağıyla öne atılan bir genç buna da heveslendi:

“Beden bir yükse en şanslı hamallardan biriyim ben. Yüküm hafif. Belki de bu yüzdendir ne yorulmak bilirim ne de vazgeçmek. Düşündüm ve söylediklerini bir türlü tartamadım. Yoracaksa beni, yükümü artıracaksa benim, geri istemezdim bacağımı. Fakat yorulmayacaksam ve vazgeçmeyeceksem kaybetmek istemem diğerini. Öyleyse peşinden ne diye geleyim?”

“Gideceğimiz yer daha yakın dönmek istediğin yerden,” dedim ona. İkna edemedim. Bir de kadın takıldı genç erkeğin ardına, birlikte aşağıya doğru yollandılar. İleride sağa dönüp, bir kayanın ardında kayboldular.

Kalanları saymak istemedim, fakat belli ki başka vazgeçenler de vardı. Kadınlardan birini elma ağacına çıkarken görmüştüm. İndiğini görmedim. İşte orada, en kırmızı elmaya ulaşmak için ince dallara basmakta. Tıpkı o cambaz gibi. Kendi uçurumunu bulmuş, yaşamakta. Çayıra yayılmış birkaç kişi daha gördüm. Kulakları bahar havasıyla tıkanmış. Sesimi duymayacak kadar uzaktalar. Belli ki çiçek kokusu kendine çekmiş onları. Bal peşinde arı olmuşlar.

Olsun! Bana yanımdakiler yeter. Hem, bunun için dönmedim mi zaten insanların arasına. Eleğimi sallamak için.

“Toparlanın,” dedim geri kalanlara. “Varmak üzereyiz, ama daha çok yolumuz var.” Vadileri böyle tırmandık. Pınarları böyle aştık. Tepedeki düzlüğe geldiğimizde ağaç gölgesinde yatan o çobanla karşılaştık. Koyunlarınınsa kokusuna dahi rastlamadık.

Yolumuz bitmişti. Güneş hükmünü kaybetmek üzereyken nihayet uçuruma varmıştık. Onları durdurdum ve yüzlerine baktım. Olacakları hemen sezmişlerdi. Gözleri korku ve şaşkınlıkla büyümüştü. Adımlarımı geriye doğru attım ve korkakların önünde, uçurumun kenarına dayandım. Tam sırası, diye düşündüm, tepesinde kartal uçan bir cambaz olmanın. Topuklarım boşlukta, asama yüklendim. Ölüme bu kadar yakınım ve hayata daha da bağlı. Yutkundum ve onlara şöyle söyledim:

“Izdırap çekenler burada mı?”

Hep bir ağızdan yanıtladılar:

“Burada!”

“Peki ya hakikat şifasını arayanlar?”

“Onlar da!”

“Dünyaya benzeme günahından kurtulmak isteyenler de geldi mi?”

“Geldik!” dediler arınmışçasına.

“Bilin ki,” dedim, “Dünya yaşammış gibi görünür, oysa o uzun bir ölümdür. Aranızda ona benzemek isteyen var mı?”

“Asla!”

“Dinleyin öyleyse! Yeryüzündeki son savaşınıza çağırıyorum ben sizi. Son bir üniformanız var, galip geldiğinizde sıyrılacağınız teninizdir o. Fakat cesaretle değil, ancak titremelerle ve yerlerde sürünmelerle mümkün zaferiniz. Ödlek olanlar burada mı?”

“Aramızda cesur yok!” dediler gururla.

Böylece başladım son vaazıma:

“Her gün yapıp ettikleriniz tekrardır. Daha iyi bulunmaz, yoktur. Daha güzel görülmez, eskimiştir. Daha tatlı bir elma, daha zevkli bir oyun hiç bulunmayacak. Sıradaki nefes daha anlamlı olmayacak. Yokluğunuz en bilge hâlinizdi, daha bilge bir hâl hiç gelmeyecek. Hakikat: Ne aklınız ne de sevginiz benzemeli dünyaya. Çünkü o bir aynadadır. Gerçekse kendi tarafında. Bedeniniz de tıpkı dünya gibi bir aynadadır ve asıl mülkünüz kendi tarafında. İşte bu yüzden, gerçeğe çağırırım ben sizleri. Dünya yansımasını dağıtmaya. Beden sahtekârını yok etmeye. Fakat dostlarım, ham olan ağacından düşmemeli. Vakti gelmeyen yola çıkmamalı. Sırtında dünya taşıyansa önce dünya nasıl terk edilir öğrenmeli. Şimdi beni dinleyin ve şehre geri dönün! Çünkü uçurum korkakların işi. Diz çökenlerin ve sürünenlerin eşiği. Yüreğinde bir sonraki nefes için hâlâ cesareti olanlar çekip gitmeli. Gidin! Uçurum oluşuma şahit olun ve zavallı hayatlarınıza geri dönün!”

Bunları söyledim ve asamı bıraktım. Yılanım kayaların arasından bir deliğe aktı gitti. Kollarımı maharetli bir cambaz gibi iki yana açtım, nefesimi tutup bekledim. Saç tellerimin ağırlığını, kalp atışımın sarsıcı kuvvetini hissederken ödlekler ordusunun da her bir hareketini gözledim.

Titreyen ve sürünen kirli bir nehir olmuş bana doğru akıyorlar işte! Toprağı kazırcasına, taşları sürükleyerek… Kutsal bir şelale olmak için nasıl da hevesliler! Hiçbir beden onların bu sonsuzluk arzusunu durduramaz. Hiçbir hayat bu yok oluşa kanca takamaz. Şimdi, son gereksinimleri sadece bir şahit. Beni çekip geri fırlatırken nasıl da sevinçle çağlayıp uçurumdan döküldüler! Yazık! Uçurumda kemik olmak için boşuna acele ettiler.

Yeryüzü dolup taşıyor lüzumsuzlarla, yaşam berbat oldu fazlalıklarla. “Bengi yaşamla” kandırıp, uzaklaştırmalı onları bu yaşamdan! (Böyle Söyledi Zerdüşt, Friedrich Wilhelm Nietzsche)