Sıradaki Dünya

Venüs’e ne olduğunu kimse anlamadı. Yörüngesinden neden saptığını, gelip Dünya’ya neden çarptığını kimse bilmedi. Zaten kimsenin bu soruları düşünmeye veya yanıtlamaya yeterince vakti olmadı. Sarıldılar, seviştiler, hafifleyip dans ettiler ve gökten gelecek ateşli felaketi beklerken daha fazlasını yapmak istemediler. Kaçınılmaz olan nasıl olsa gelecekti ve işte zaten gelmişti.

Çarpışma gerçekleşmiş, sonrasında da herkes ölmüştü. Çocuklar, kediler, yarasalar ve çiçekler ölmüştü. Sadece onlar ve ağaçlar da değil dişiler ve erkekler, bütün hücreler ve bütün bilinç sahibi zerreler, dahası her birinin biricik anası ve koruyup kollayıcısı Toprak Ana, Venüs’ten gelen ateşle yok olup gitmişti.

Geride tek bir göz dahi kalmamıştı. Kulak yoktu. Bağıracak ağız, şaşıracak zihin yoktu. Hâliyle Venüs’ün ısırılmış bir elma gibi toz ve gaz bulutu içinde nasıl kaçıp gittiğini ve peşine taktığı ufak Merkür’ü Güneş yakınlarında erimeye nasıl ikna ettiğini de kimse görmedi. Görebilselerdi bu ikilinin buhar kaderine bakıp uzaklardaki darmadağın Dünya’nın daha şanslı olduğunu düşünebilirlerdi. Ne de olsa Dünya Güneş’ten uzağa savrulurken hiç değilse ömrünü biraz olsun uzatmış sayılırdı.

Dünya artık canlılarıyla birlikte bütün dokusunu da kaybetmişti. Ne okyanusu vardı şimdi ne de dağları. Çırılçıplaktı. Yüzeyi sıvılaşmış, fokurdayan ateşli bir bulamaçla kaplanmıştı. Bütün elementleri birbirine karışmıştı ve neyi var neyi yok cehennem aleviyle kaynıyordu. Orada yer yer katılaşıp varlık bulan geçici zeminler de birbirinin ardı sıra hızla yine sıvılaşıyordu. Dünya’nın ilkesi artık ne toprak, ne su, ne de havaydı. Kül ve kor yüklü göğün altında o ilke yalnız ateşti.

Artık zaman yalnız ateşle ölçülüyordu. Yeryüzünü kaplayan lav, dev dalgalarıyla şimşekleri bile kendine oyuncak yapıyor, onları gökten emip istediği yere fırlatıyordu. Bazen de bulamaçta büyük patlamalar oluyor ve gezegeni oturduğu her yörüngeden saptıracak denli büyük kütle hareketleri yaşanıyordu. Bir an katı olan başka bir anda sıvıya, sıvı olansa ne olduğunu bile anlamadan gaza dönüşüyordu. Fakat bütün bu şiddet ve kararsızlık hâli, yaklaşan başka bir felaketin yanında önemli değildi elbette. Çünkü Venüs çekip gittiğinden beri Dünya’nın etrafında başka bir tehlike geziniyordu.

Büyülenmiş bir âşık gibi Ay her gün yörüngesini biraz daha daraltarak Dünya’ya yaklaşıyordu. Tabii bu bir aşktıysa eğer tek taraflı da değildi. Dünya ve Ay karşılıklı olarak her gün biraz daha çılgınlaşarak, yakıcı özlemleriyle hızlarını an be an artırıp aralarındaki mesafeyi azaltarak dört buçuk milyar yıl sonra yeniden bir araya gelecekleri güne hazırlanıyordu. Dünya ağırlığıyla kimi zaman Ay’ı kendinden uzağa fırlatsa da her seferinde daha yakınına çekmeyi başarabiliyordu ve ikisi birden Güneş’ten uzaklaşan dengesiz bir yörüngede, az ilerideki Mars’ın serinliğine doğru yol alıyordu.

Dünya’nın Ay’la çarpışması ve onu kısmen içine alıp eritmesi fazla uzun sürmedi. Göğünde düzene girmiş tozu, irili ufaklı zerreleri ve uydulaşan dev kaya parçalarını bir kere daha kaos içinde bırakan bu yeni çarpışmanın ardından yüzeyinde güç bela oluşmuş katı adacıklar da yeniden eridiler. Fokurdamalar geri döndü. Lav dalgaları kilometrelerce yükseldi. Yeni patlamalarla Dünya sonunda Güneş’ten biraz daha uzaklaştı ve Mars’ın yörüngesine musallat oldu. Önce onun uydularını çaldı, Phobos ve Deimos’u kendine kattı. Nihayet tıpkı Ay’ı baştan çıkardığı gibi çekim gücüyle Mars’ı da kendine pervane yaptı. İki gezegen yaklaştı ve uzaklaştı, birbirine dokundu ve ayrıldı. Biri Güneş’in yolunu tutarken öteki Asteroid Kuşağı’na yollandı.

Yıllar süren tüm bu çarpışmaların ardından Dünya Güneş’ten yüz binlerce kilometre uzağa savrulmuş sonunda altı yüz binden fazla asteroidden oluşan Asteroid Kuşağı’na kadar yörüngesinin çapını artırmıştı. Artık alevleri hızla küçülüyor, yüzeyindeki bulamaç daha hızlı ısı kaybediyordu. Üzerine çektiği her bir asteroid eğer yanıp küle dönmezse en fazla bir öpücük kadar onu uyarıyordu. Böylece yaşlı Dünya yüz binlerce küçük asteroidi gökten çekip kolayca küle çevirebildi. Zamanla Pallas’ı, ardından Vesta’yı, Juno’yu ve nihayet cüce gezegen Ceres’i kendine kattı. Artık bu sabit yörüngeye alışmış ve sakinleşmişti. Bu sayede dev Jüpiter’in yoluna çıkıp ona yem olmaktan da kendini kurtarmıştı. Ara sıra iri asteroidlerle ateşi harlansa da yıllar geçtikçe yavaş yavaş soğuyor, yüzeyi durgunlaştıkça başka kıpırtılara gebe kalıyordu.

Toprak Ana işte böyle bir sürecin ardından kendini bir ilk kıpırtı olarak hatırladı ve bir kere daha varlığını kavradı. Yüzünü çoktan kaybetmişti. Gözsüz, ağızsız ve belirsiz bedeninde kıvrımsızdı. Boğulmak üzereyken başını suyun üzerine çıkaran bir insan gibi lavların içinden ilk önce ağzını yaratıp çıkarttı. Tozdan ve külden teşekkül havayı bu ağızla içeri çekti, bulamacın derinlerinde ciğerleri andıran mağaralarına nefes taşıdı ve bunu defalarca tekrarladı. Zehirli havayı içine çekti ve geriye kurum püskürttü. Artık katılaşan her noktada soğuyan lavlar uzuvlarına dönüşüyordu. Toprak Ana kozmik bir heykeltıraş gibi Dünya’nın ateşten çamuruyla kendine bir beden kuruyordu. Kuvarslar gözleri olmuştu. Magmaya kadar uzanan damarlarında erimiş demirden kanı dolanıyordu. Kemikleriyse titanyumla sertleşmişti.

Artık her şeyi hatırlıyordu. Bir zamanlar sert kayaların oluşturduğu iskeletini, derin suların beslediği zengin etini, göğe dönük yüzünü, binlerce dağdan oluşan memelerini, doğurgan vadilerini, rengârenk tenini ve yaratan ellerini, çocuklarını ve torunlarını, bütün tohumlarını ve kıpırtılarını hatırlıyordu. Şimdi yeni varlığıyla bir kere daha Dünya’yı süslemek için sabırsızlanıyordu. Tenine düşen her bir asteroidle kendine yeni bir hücre kuruyor, bedenini ve bilincini bu arzuyla tüm yeryüzüne yayıyordu. İşte son asteroid de rahmine düştü, son ateş orada parlayıp söndü ve kora dönüştü. Toprak Ana dünyalaşan bedeniyle son kez titreyip güldü.

Dünya Güneş’le Jüpiter arasında sabit bir yörüngeye oturmuştu. Toprak Ana yenilenmiş varlığını kavramış, Dünya için yeni bir doğanın zeminini yaratmıştı. Şimdi var olma sırası bu yeni zeminde kendini kavrayıp Toprak Ana için dans edecek yeni nesil canlılara gelmişti. Hepsi de onun korlaşmış rahminde uyuyor, bir kıpırtıyla doğup yaşama dönüşecekleri günü bekliyordu.