Leke His

Günler geçip gidiyor. Anlamsızca sıralı ve sıradan. Bahçemde toprakla uğraşıp oyalanıyorum. Çilekler düne göre biraz daha kırmızı. Yaşam birkaç adım daha ilerlemiş. Bunda bir anlam var mı bilmiyorum.

Çoğu insan gibi ben de yalnız yaşıyorum. Annemden kalan küçük ev ve onu çevreleyen bu mütevazı bahçe bana fazlasıyla yetiyor. Tabii ara sıra bir şeyler değiş tokuş etmek için pazara gittiğim de oluyor, fakat diğer insanlarla başka hiçbir ilişkim yok. Evime gelip giden hiç olmaz. Manzaramdaki kayalıkları ziyaret edenler hariç evimin yakınından bile geçmezler. Bunun için bir nedenleri yoktur. En azından ben bugüne kadar olmadığını sanıyordum.

Evet, bugün bir ziyaretçim var. Yarım saat önce kayalıkların üzerinde gezindiğini gördüğüm bir kadın, şimdi bahçe kapımın arkasında dikilmiş bana bakıyor. Elbette aklıma ilk gelen benden bir şey isteyeceği oldu. Belki çilek, belki de biraz erik… Üzerinde, alışık olmadığım bir biçimde dikilmiş güzel bir elbise var. Bir terzi de olabilir. Belki bana kendi diktiği bir şeyleri teklif edecek. Fakat dikkatlice baktığımda yanında hiç de şişkin durmayan bir omuz çantasından başka bir şey görmedim. Öyleyse benden ne istiyor? Çiftleşmek mi? Biri benden bunu istemeyeli yıllar oldu. Benimse pek girişimim olmadı.

Yabancı, bir türlü konuşmaya başlamıyor. Bunun yerine beni seyrediyor, gülümsüyor ve bekliyor. Belki istediğini alır ve bir an önce gider diye konuşmayı ben başlattım.

“Çileklerim henüz yeterince olgunlaşmadı, ama başka şeyler verebilirim. Domates, kayısı ya da erik… Ne istersin?”

“Değiş tokuş için gelmedim.”

“Karşılığında bir şey vermek zorunda değilsin. Görüyorsun ya, çok fazlalar.”

İşaret ettiğim erik dallarına ilgisizce baktı.

“Teşekkür ederim! Sadece konuşmak istiyorum.”

Sadece konuşmak mı? Bir insan mecbur kalmadıkça başka bir insanla neden konuşmak istesin ki? Tuhaf, ama uzun uzadıya üzerine düşünecek de değilim.

“Peki!”

Bahçeye girdi. Biraz ilerlemişti ki erik ağacına dayalı baltaya gözü ilişti. Duraksamadan devam etti ve içeri girdik.

Bu ev yıllar sonra ilk kez bir misafir ağırlıyor. Çok eskiden, annemin nadiren gelen bir misafiri olurdu, ama o kadar işte! Daha fazlası hiç olmadı. O günlerden hatırladığım bir şeyi ben de yaptım ve konuğuma meyve suyu getirdim. Bu sırada o, oturduğu yerden, hemen yanında duran gardenyanın taze çiçeklerini koklamaktaydı. Zaten odada ilgisini çekebilecek pek bir şey yoktu. İki koltuk ve gardenyanın üzerinde durduğu çekmeceli sehpa dışında her şeyi takasla elden çıkarmıştım.

Bir kere daha konuşmasını bekledim ve o yine sadece bana baktı. Sonra usulca elindeki bardağı sehpaya koydu.

“Kitap okur musun?”

“Hayır.”

Kitapların ne olduğunu biliyordum tabii. Yakınlarda, kütüphane denen o yıkıntı yerde binlercesini görmüştüm. Ancak okumaya dair hiçbir fikrim yoktu. O da yanıtımla pek ilgilenmedi zaten. Bakışları başka bir şeylerin peşinde olduğunu hissettiriyordu. Pat diye sordu:

“O yaşlı kadını neden öldürdün?”

Hızla cevapladım.

“Bilmiyorum!”

Geldiğinden beri ilk kez yüzü meraklı bir hâle büründü.

“Hiç prova yaptın mı ya da bu işi nasıl yapacağını tasarladın mı?”

Bir kere daha “Hayır,” diyecek oldum, fakat hatırladığım bir şeyle fikrimi değiştirdim.

“Aslında prova sayılabilecek bir şey oldu. O günden bir hafta önce pazara bir şeyler götürmüştüm. Aldıklarımın arasında bir de balta vardı.”

“Dışarıdaki balta…”

“Evet. Sonra eve dönerken yaşlı kadını gördüm. Pazara götürmek için bahçesinden yine bir şeyler topluyordu. Belki biliyorsundur, bu civardaki en geniş bahçe onunkiydi. Çünkü tek derdi işe yaramaz şeylerle takas edebilmek için sürekli bir şeyler ekmekti.”

“O işe yaramaz şeyler… buraya gelmeye karar vermemde oldukça önemli etkileri oldu.”

“Benim için anlamları yok. Bu yüzden geçmişte yaşlı kadına böyle çok şey götürdüm. Annemden kalan bir sigara tabakasını, çalışmayan bir saati ve pek çok gereksiz şeyi daha. Karşılığında da hep işime yarayan şeyler aldım.”

“Öyleyse onu neden öldürdün?”

“Bilmiyorum. Sadece tuhaf biriydi. Yüzü her seferinde kendisinin daha değerli şeyler aldığını hissettiren bir hâle bürünüyordu. Bazen içten içe gülüp kahkahalar attığını bile düşünürdüm. Galiba o gün, onu bahçesinde gördüğüm an aklıma böyle şeyler geldi. Çünkü yabancısı olduğum bir hisse kapıldım. Kadının evine girdiğimi, baltayı kafasına vurduğumu hayal ettim.”

“Ve bir hafta sonra bunu aynen yaptın.”

“Evet.”

“Tabii, yabancısı olduğun o hissin sana nereden geldiğini de bilmiyorsun.”

“Bildiğimi söyleyemem.”

“Fakat ben biliyorum.”

Gülümsedi ve iyice geriye yaslandı. Ben de gülümsedim. Çünkü sadece kafamın içinde olup biten ve benim bile kavrayamadığım bir şeyi bildiğini iddia etmesi saçmalıktı.

“Cinayet diye bir kelime duydun mu hiç?”

“Hayır.”

“Yaptığın bu şeye eski çağlarda cinayet deniyordu.”

Eski çağları ve cinayeti zihnimde bir yerlere yerleştirmeyi denedim. Pek uyduramadım.

“Seni anlıyorum. Kitap okuma deneyimin olmadığı için eski kelimelerden haberin yok. Geçmiş de pek umurunda değil. Fakat şunu bilmelisin: Pek çok şey gibi cinayet de yüzyıllar öncesinde kalmıştı. Ta ki geçen ay sen o yaşlı kadını öldürene dek.”

“Öyleyse yeni bir şey yapmış sayılmam.”

“Elbette! Geçmişte milyonlarcası var. Fakat hiçbiri seninki kadar tuhaf değil.”

“Nedenmiş o?”

“Çünkü cinayet onların kültürünün bir parçasıydı. Sense çoktan unutulmuş, kültürel aktarımı durmuş bir şeyi yeniden keşfettin. Sence bu, üzerine düşünmeye değer değil mi?”

Başımı çevirip bahçedeki ağaca, toplanmayı bekleyen eriklere baktım. Benim için düşünmeye değer şeyler ne uzağımda ne de kafamın içindeydi. Bunu söylemek için tekrar ona baktım. Yüzü yaşlı kadının o sinir bozucu ifadesine bürünmüştü.

“Yaşlı kadının evinden herhangi bir eşya aldın mı? Mesela şu anlamsız şeylerden?”

Fakat… Bu nasıl mümkün olabilir? Böyle bir ayrıntıyı sormak nasıl aklına gelmiş olabilir? Beni takip ettiği hissine kapıldım. Üstelik üzerimde tuhaf bir etki oluşturmaya başlamıştı. Gözüm sehpanın çekmecesine kaydı. Susmaya devam ettim. “Tabii ya!” diyerek aniden ellerini birbirine vurdu. Ayağa kalktı. Yine bilmediğim kelimeler kullanarak bu kez kendi kendine konuştu. Ben hem katil hem de hırsızmışım, o ise adeta bir müfettişmiş. Ne olduklarına dair en ufak bir fikrim yok. Tekrar yerine oturup hızla önceki sakin tavrını takındı.

“Sana her şeyi anlatacağım. Eğer sıkılmazsan sana o yaşlı kadını neden öldürdüğünü de söyleyeceğim.”

Tabii ki de sıkılmıştım, ama “Anlatmak istiyorsan anlat,” dedim. Yine heyecanlandı ve hemen oturuşunu değiştirdi.

“Dinle öyleyse! Ben okuma bilen nadir insanlardan biriyim. Annem de bilirdi ve bana o öğretti. Bu sayede geçmişe dair çok şey öğrendim. Tabii yüzyıllardır yeni bir kitap yazılmadığı için öğrendiklerim oldukça eski zamanlara dair. Fakat bu kadarı bile hiçbir kaydın olmadığı son sekiz yüz yılı daha iyi kavramama neden oldu.”

“Sekiz yüz yıl…” diye mırıldandım. Kim sayabilir ki bu kadar yılı? Ne anlamı var? Ben annemin hayatta olduğu günleri bile unutmak üzereyim.

“Ne tuhaf değil mi? Bugünkü insanlar anne ve kardeş dışında akrabalarını pek bilmezler. Tarih diye bir şey onlar için yoktur.”

Tarihin ne olduğunu ben de bilmiyordum, ama sesimi çıkarmadım. Yüzünün yeni hâli hoşuma gittiği için olsa gerek, gözümü ondan ayırmadığımı da söyleyebilirim.

“Kitaplardan bahsediyordun…”

“Ah, evet! Haklısın! Fakat kitaplardan bahsetmeyi biraz daha erteleyeceğim. Sana önce kütüphanedeki başka kaynaklardan öğrendiğim bir şeyleri anlatmam gerek. Basılmış son gazeteler ve dergiler… Onlar büyük bir dünya savaşından bahseder. Daha doğrusu bu savaşın başlangıcından ve ilk birkaç ayından. Çünkü savaşın sonuna dair basılı hiçbir şey yok.”

Araya girip “Savaş nedir?” diye alçak sesle sordum.

“Savaş için, insanların gruplar hâlinde birbirini öldürmesi diyebiliriz. Dünya savaşı da tüm insanların birbirini öldürmek istemesi.”

“Cinayet yani. Milyonlarca hem de.”

“Evet, kesinlikle öyle! Sekiz yüz yıl önce böyle bir savaş başlamış işte. Hem de küresel bir salgının ardından. Yazılanlar öyle kafa karıştırıcı ki, sokak kavgalarından nükleer saldırılara dek her şeyin yaşandığı bir curcuna tarif edilmiş. Son gazeteler bazı devletlerin kendi sınırlarını korumak için güçlü silahlarla toplu katliamlar yaptığından bahsediyor. Hatta bazı devlet orduları yağma çetelerine bile dönüşmüş. Dediğim gibi, ne savaşın sonuna ne de sonraki sekiz yüzyıla dair yazılı bir bilgi var. Fakat tahmin etmek güç değil.”

Hâlâ onun yüzünü seyrediyorum. Ne anlattığının şimdilik hiçbir önemi yok. Bunların yerine dünyaya gökyüzünden yaratıkların geldiğini de söylese benim için farklı olmayacaktı. “Peki, senin tahminin ne?” diye sordum, hiç tereddüt etmeden anlattı.

“Belli ki salgına çare bulamadıkları gibi savaşı da durduramadılar. Salgın ve savaş iki koldan yeryüzündeki tüm hayatı değiştirip bizi bugünlere getiren yalnızlık sürecini başlattı. Yıkıcı silahları yüzünden doğayı kendilerine hepten düşman kıldıklarında besinleri yok oldu ya da zehirle doldu. Böylece aç kaldılar ve hızla tükendiler. Muhtemelen en korkuncu da hastalık yüzünden birbirlerine dahi sığınamamaları oldu. Uzunca bir süre kediler gibi yaşadılar. Çiftleşmek bile nadir bir hâl aldı. Yeni hayat geri kalanları yalnız başına yaşamaya zorladı.”

“Yalnız olmak kötü bir şey mi ki?”

“Bizim için değil elbette. Ama o günkü insanlar için bu, dünyanın sonu olsa gerek. Çünkü devletler hâlinde, kalabalık şehirlerde, binlerce kişinin sığabildiği binalarda yaşıyorlardı. Hatta internet denen bir ağ sayesinde yeryüzündeki her insan diğerlerine her an ulaşabiliyor, onları görebiliyordu.”

“Yine bilmediğim kelimeler…”

“Haklısın, sadede geliyorum. Sonuç olarak geriye hayatta kalmaktan başka hiçbir şey için mücadele etme isteği duymayan bir avuç insan kaldı. Onlar da tüketemeyecekleri kadar çok şeye sahip olmayı değil ama bir bitkiyi nasıl yetiştireceklerini, bir ağacı nasıl besleyeceklerini akıllarında tuttular. Diledikleri gibi yaşayacak kadar özgür olduklarından birbirlerini öldürmeyi de hiç düşünmediler ve bunu hepten unuttular.”

“Sanırım nereye varmaya çalıştığını anladım.”

“Sadece şunu düşün: Sekiz yüz yıl sonra ne değişti de içimizden biri kendiliğinden bir sebep bulup birini öldürdü? İlk başta senin okuyan biri olduğunu düşünmüştüm. Böylece cinayete dair bir fikrin oluşabilir ve deneyebilirdin. Fakat sen okumadığını, hatta cinayet kelimesini bile duymadığını söylüyorsun. Buna inanıyorum. Çünkü sadece okumak ve bilmek yeterli olsaydı hiç değilse filozofça bir merakla senden önce biri bunu mutlaka yapardı. Bak şimdi, sana daha tuhaf bir şey söyleyeceğim! Buna şaşıracaksın! Hazır mısın?”

“Elbette!”

“İşlediğin cinayetin neredeyse aynısını bir kitapta okumuştum.”

Ben şaşırmadım ama o benim yerime de şaşırmışçasına gözlerini kocaman açtı. Sonra ufak bir hayal kırıklığıyla yüzünü normal hâline getirdi.

“Tamam, daha anlaşılır olmam gerekiyor. Bilmen gereken şu: Bin yıl kadar önce Fyodor Dostoyevski adında biri yaşadı. Kitapları iki yüz yıl boyunca bütün dünyada ilgi uyandıran büyük bir yazardı. En ünlü romanı da Suç ve Ceza oldu. İşte o kitapta senin yaşlarında genç bir adamın yaşlı bir kadını baltayla nasıl öldürüldüğünü anlattı.”

Onun söyledikleri daha anlaşılır olmuş muydu bilmiyorum. Fakat bende bir değişiklik yaratmadı. Bunun üzerine çantasından bir kitap çıkarıp bana gösterdi.

“İşte bahsettiğim kitap bu! Şimdi sana bir parça okuyacağım. Romandaki Raskolnikov adlı gencin prova amacıyla yaşlı kadının evine gittiği bölümden. Tanıdık gelecek.”

Bugünlerde size bir şey daha getireceğim Alyona İvanovna… Gümüşten, çok güzel bir şey… Bir sigara tabakası…

Gözlerini dikip bir süre bana baktı. Benden beklediği şey bir türlü olmuyordu. “Ya buna ne diyeceksin?” dedi ve yine bir şeyler okudu.

Tamamdı artık, bir saniye bile yitiremezdi. Baltayı paltosunun içinden çıkardı, iki eliyle tutup havaya kaldırdı. Yaptığı işin bilincinde olmadan, kendini hemen hiç zorlamadan, bir makine gibi baltayı kadının kafasına indirdi.

Gönlü olsun diye tüm benzerlikleri kabul ettim. Fakat böyle tesadüflerle ne yapabileceğimizi anlamadığımı söyleyip sözü yine ona bıraktım. O da zaten buna hevesliydi.

“Bence yabancısı olduğunu söylediğin o his sana bu romandan geldi. Bunu sana bilimsel olarak kanıtlayamam tabii, ama Raskolnikov’la olan benzerliğinin seni ikna etmesini umabilirim. Sen de bilirsin, hepimiz anne ve babamızı andırırız. Yüzümüz, saçlarımız, vücut oranlarımız, hatta huylarımız bile onlarınkine benzer. Fakat okuduğum bazı kitaplarda daha fazlasının olduğunu da öğrenmiştim. Örneğin insanların sekiz yüz yıl önce yaşadığı acılar ya da korkular bugün hâlâ içimizde bir yerde duruyor olabilir. Bazen nedenini bilmediğimiz sıkıntılarla kederlenebiliriz. Durup dururken kaygı hissedebiliriz. Dahası, aklımızın dahi işleyişini kavrayamadığı çağrışımlar bir şeyleri yapma nedenlerimize dönüşebilir. Demek istediğim, bugün yalnız yaşayan insanlar da olsak, atalarımız söz konusu olduğunda bazen aynadaki yansımalar gibi davranıyor olabiliriz ve bence senin işlediğin cinayet de ancak bu tür bir kalıtımla açıklanabilir. Biliyorum bütün bunlar sana anlaşılmaz geliyor. Fakat yaşlı kadını neden öldürdüğünü bilmemen daha tuhaf değil mi?”

“Söylediklerinden anladığım tek şey Raskolnikov’un benim büyükbabam olabileceği.”

Yapmacık bir kahkaha attı.

“Bu mümkün değil! Raskolnikov diye biri hiç yaşamadı ki.”

Bunu sırf aklımı biraz daha karıştırmak için söylediğini sandım ama çabucak ciddileşti.

“Boş ver! Onun gerçek biri olup olmadığı önemli değil. Asıl anlatmaya çalıştığım, milyonlarca insanı derinden etkileyen bir şey yapmış olması. Öyle bir şey ki bence nesilden nesile kendisini aktarabilecek güçte bir his yaratmış olabilir. Benzer şartlar oluştuğunda da bu his sende bir anda uyanmıştır.”

“Haklı olabilirsin. Belki gerçekten de o yaşlı kadını söylediğin nedenden ötürü öldürmüşümdür. Fakat bu hikâyeyle açıklanamayacağını düşündüğüm bir şey daha oldu. Beni Raskolnikov’dan ayıran, çok önemli bir şey… İki gün önce, şuradaki kayalıkların arkasında birini daha öldürdüm.”

Parmağımla, onun buraya gelmeden önce gezindiği kayalıkları işaret ettim. Dehşete kapılacağını sanmıştım, ama kapılmadı. Yüzünde ne şaşkınlığa ne de korkuya dair bir iz belirdi. Alabildiğine sakin, kayalıklara baktı.

“Onu da baltayla mı öldürdün?”

“Hayır. Annem öldükten sonra evde metalden yapılmış bir şey bulmuştum. Pazara götürüp takas etmek istedim, ama kimse onun ne olduğunu bilmiyordu. Nihayet senin gibi kitap meraklısı olan biri bu şeyin bir silah olduğunu bana söyledi. Mermi denen küçük parçaları uzağa fırlatmaya yarıyormuş. Ayrıca dikkat etmemi de söyledi. Kendime ya da bir şeylere zarar verebilirmişim. Eve döndüğümde o küçük parçaları da buldum. Başka bir gün yaşlı kadının ilgilenebileceğini düşünüp silahı ve mermileri ona götürdüm. Bana bir saksı içinde kocaman bir gardenya verdi. Geçen ay onu öldürdüğüm güne kadar silah onda kaldı.”

Başını çevirip sakince çekmeceye baktı. Bu sırada aklıma benden neden korkmadığı takıldı. Baltaya bakıp gülümsemişti. Evime girerken tereddüt bile etmemişti. Şimdiyse yanı başında bir silah olduğunu öğrendi, ama umursamadı bile. İstesem onu da öldüremez miydim? Yapabilirdim. Belli ki cinayet işlemek için hiçbir nedene ihtiyaç duymuyordum.

Yine ayağa kalktı, bu kez koltuktan birkaç adım uzaklaşıp geri döndü.

“Aslında Raskolnikov da ikinci bir cinayet işledi. Aynı gece, o evde, yaşlı kadının kız kardeşini de aynı baltayla öldürdü.”

“Fakat iki cinayet arasında en ufak bir benzerlik yok.”

“Ne fark eder ki?”

Odanın içinde gezinmeye başladı.

“Senin öldürdüğün yaşlı kadın yalnız yaşıyordu. Bir kız kardeşi olsaydı belki onu da tıpkı Raskolnikov’un yaptığı gibi öldürürdün. Ama öldürmedin diye söylediklerim anlamsız mı olacak? Mesela Raskolnikov’a bir ceza da verildi. Sense hâlâ evinde ve özgürsün. Her bakımdan aynı olmanız gerekli değil.”

“Üzgünüm ama artık beni ikna edemezsin!”

“Öyle mi dersin? İstersen yeniden düşünelim. İkinci cinayeti silahla işledin değil mi?”

“Evet.”

“Peki, kaç kurşunla?”

“Beş.”

“Beşi de ardı ardına mıydı?”

“Evet. Yalnızca birinciyle ikinci arasında biraz bekledim o kadar.”

“Ve bunun nedenini bilmiyorsun değil mi?”

“Sebebini hiç düşünmedim. Ama evet, bilmediğimi söyleyebilirim.”

“Peki ya ben bildiğimi söylersem?”

Yüzünde bir kere daha üstün olmanın tebessümü belirdi. Elini çantasına atıp ikinci bir kitap daha çıkardı.

“İki gün önce de tıpkı bugünkü gibi o kayalıklardaydım. İkinci cinayetini gözlerimle gördüm. İddiamı savunurken acele etmedim, çünkü itiraf etmeni bekledim. Şimdi eksik olan kısmı tamamlıyorum: Sendeki izler sadece Dostoyevski’den değil. Dostoyevski’den izler taşıyan başka bir yazarın da onlarda payı var. Dinle!”

Bunları söyledikten sonra başını eğdi, bu kez ikinci kitaptan bir bölüm okudu:

Yine belli bir neden yokken, “Beş kurşunu birbiri ardınca mı attın?” diye sordu. Düşündüm, önce bir el, birkaç saniye sonra da, dört el ateş ettiğimi söyledim. Bunun üzerine, “Birinci ile ikinci arasında niye beklediniz?” diye sordu. Bir kere daha o kıpkızıl kumsal gözlerimin önünde canlandı, alnımın üzerinde güneşin yakıcı sıcağını hissettim. Ama bu kez hiç karşılık vermedim. Bunu izleyen sessizlik süresinde, yargıç heyecanlanır gibi oldu. Yerine oturdu, saçlarını karıştırdı, dirseklerini masaya dayadı, tuhaf bir tavırla bana doğru biraz eğildi, “Yerde yatan bir cesede niçin ateş ettiniz, niçin?” diye sordu. Buna da karşılık vermedim. Yargıç ellerini alnından geçirdi, titrek bir sesle sorusunu yineledi: “Niçin? Bunu bana söylemeniz gerek! Niçin?” Ben hep susuyordum. (Yabancı, Albert Camus)