Son Misket

Gezegenlerin küçülüp misket kılığında dünyamıza sızdığını kimse fark etmiyordu. Fakat o biliyordu. Bu yüzden her gece yatmadan önce bütün misketlerini bir kavanoza doldurup kapağı sıkıca kapatıyor, kavanozuysa küçük bir sandığa kilitliyordu. Sandığı içi su dolu bir kovaya koyuyor, tahtaya iliştirdiği bir mumu yakıp suyun üzerine bırakıyordu. Ne de olsa dünyayı gezegenlerin istilasından koruyabilmenin tek yolu buydu.

Her sabah, tepelerin ardından yepyeni bir güneş doğduğunda, mum daha yeni sönmüş oluyordu. O hemen kalkıyor, misketlerini bulundukları yerden çıkarıp ceplerine dolduruyor, dünyayı ve insanları kıskanç gezegenlerden kurtarmak için sokağa çıkıyordu. Başıboş tek bir gezegen kalmayana dek oynamalıydı. Sorumluluğu bu kadar büyüktü işte! Bu yüzden oyunlarda hep dikkatli atışlar yapıyor, kazanmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Fakat kaybettiği de oluyordu. Böyle günlerde biraz daha solgun bir dünyayı arkasında bırakıp evinin yolunu tutuyordu. Misketler azaldıkça mum küçülüyor, kilit bozuluyordu. Kaybetmeye tahammülü kalmıyordu.

Bugün de öyle bir gündü. Son ana kadar oynamış ve her şeyini kaybetmişti. Her atışta biraz daha kendinden geçmiş, kalbinin sarsıntılarına yenilmişti. Son bir atış şansı kaldığında ellerinin artık titremediğini fark etti. Kalbi bile atmıyordu. Sanki son misketini değil de ruhunu söküp atmıştı elleriyle. Havada süzülen son misketi yere hiç düşmedi. Donup kaldı gözlerinin önünde. Bir meyveyi dalından koparır gibi havanın bataklığından çekip aldı onu. Nefes almakta zorlanıyordu. Tonlarca yükü sırtlanmış gibi yürüyordu. Güneş yenilmiş, yapış yapış bir karanlığa bırakmıştı yerini. Ve o, son misketi sımsıkı elinde, evine dönmüştü işte!

Odasındaydı. Gece dışarıda kalmıştı. Son misketini sımsıkı elinde tutuyordu. Uyuyordu… Rüyasında, tahtaya iliştirilmiş yanan bir mumun üzerinde yüzdüğü bir kova suyun içindeki küçük bir sandığa kilitlenmiş kapağı sımsıkı kapalı bir kavanozun içinde tek başına olduğunu görüyordu.