Kara Kış

Kurtlar güneşin ve ayın, gecenin ve gündüzün peşini bırakmış, yer altına çekilmiş gibiler. Belki ataları olan yeraltı kurdunun yanına gittiler. Belki orada Hayat Ağacı’nın hâlâ çürümeye direnen kökünü solucanlarla birlikte emiyorlar. Kim bilebilir ki! Kurtların kadim yoldaşı kargalar da gözlerden ırak şimdi. Ufukta bir yerdeler. Her gün insanlardan biraz daha uzaklaşan kuru ağaçlara korkunç kara meyveler gibi sığınmışlar. Hiç susmadıkları o günler ne kadar uzak şimdi.

Eskiden, yani dünyanın baharının hiç bitmeyecekmiş gibi sürdüğü günlerde, her çeşit canlının içinde yaşadığı ve renkleriyle boyayıp sesleriyle dansa kaldırdığı ormanlar her yerdeydi. Ağaç yüküyle titreyen kayalıklar insanların üzerine düşecek gibi olurdu. Ormanları çevreleyen denizse içindekilerle birlikte Hayat Ağacı kadar canlıydı ve her daim insanların gemilerini koynunda yüzdürmeye hazırdı. Oysa şimdi her şey donmuş ve yeryüzünü bembeyaz bir düzlük kaplamıştı.

Üç gün mü olmuştu, yoksa üç yıl mı? Kimse bilmiyordu. Zaman da beyazlığın içinde kaybolmuştu. Bulutlar gökte donmuş, onlardan sarkan dev şimşekler zikzak merdivenleri andıran buzlara dönüşüp yere saplanmıştı. Kar ve buz uçsuz bucaksız düzlükte var olan tek dokuydu ve canlıların arasında açlık kol geziyordu. Belli ki son kış gelip çatmıştı. Belli ki son yıkım başlamıştı. Bütün bitkiler soğuk örtünün altında kaskatı ve ulaşılmazdı. Aç kalan hayvanlarsa ya ölmüş ya da sonu belirsiz bir kış uykusuna yatmak için ortalıktan kaybolmuştu. Acımanın çağı geçmişti. Gururun yerinde soğuk yeller esiyordu. Uğursuz bir ölüm çemberinde sıkışıp kalan insanlar bulabildikleri son hayvan leşini de böylece kemirdiler. Geride en maharetli tanrının bile diriltemeyeceği iskeletlerden başka bir şey kalmadı.

Anne karnındaki bebekler dahi kâbus görüyordu artık. Çocuklar ölümden başka bir şey düşünmüyor, buza kesmiş yeryüzü kimseye zifiri karanlıktan daha parlak gelmiyordu. Hissettikleri tek şey korkuydu. Fakat cesetleri son nefesleriyle kendine katan hortumlardan değil birbirlerinin gözlerinden korkuyorlardı. Birbirlerinin ellerinden, dişlerinden. Çünkü biliyorlardı ki uyuşuk elleriyle kılıçlara ve baltalara sarılacak, birbirlerinin etlerini yağmalayacak ve içine düştükleri bu sefil hâlde bile son kez eğlenip güleceklerdi.

Öyle de oldu. Kadınlar ve erkekler, yaşlılar ve çocuklar birbirini öldürdü. Kimi kılıçla, kimi baltayla ve kimi de kör bıçakla can verdi. Daha şanssız olanlarsa dişleri en güçlü ve en keskin olanlar tarafından diri diri yendi. Yine de kimse doymak nedir bilmedi. Geriye kalanlar hâlâ bir ejderha kadar açtı. Günler böylece geçti ve daha da azaldılar. Bir elin parmakları kadar kaldıklarında birbirlerini sonsuza dek doyuramayacaklarını anladılar. Artık yorgun ve bitkin bir hâlde beyaz ufuklara bakıyor, güneşin yeniden doğmasını, bitkilerin ve hayvanların geri dönmesi umut ediyorlardı.

Kalan son kadın kucağındaki son üç bebeği emzirip öldü. Kadını yemeye ve çocukları öldürmeye kıyamayan son erkek kılıcıyla kendi hayatına son verdi. Bebeklerin ağlamaya bile gücü yetmezken her yeri titreten sarsıntısıyla nihayet Hayat Ağacı da devrildi, kurumuş dalları kargalar gibi her yana savruldu. Açığa çıkan köklerdense bembeyaz hayat sütü, acıkmış ağızlar için damla damla döküldü.