Kendine Oyun

Yaşam bir çocuk olmalı. Her gün başka bir yüzle sokağa çıkan bir bilge. Ve değişim onun keyifli oyuncağı… O da hazırdır her role.

Tepede bir yerde, çocukların arasındayım. Kuralları keyfi konmuş bir oyun oynuyoruz. Böcek sesleri yanımızda. Nehrin uğultusu, yaşamın kendisi… Aşağıdaysa sıcak mermer kaldı. Giderek ağırlaşıp herkesin üzerine çöken buhar, derme çatma düzen ve sahte huzur.

Sıra bana gelince bir taşı tahtada rastgele kaydırdım. “Hayır, öyle olmaz,” diyerek itiraz etti çocuklardan biri. Bir başkası taşı aklıma en son gelecek yere kaydırdı.

“İşte böyle oynamalısın!”

Onların kurallarına uyum sağlamakta biraz acemi olduğum doğru. Fakat unuttuğum her şeyi en baştan, bu çocuklardan öğreneceğim. Varsın bütün Ephesoslular bana kaçkın desin! Ya da kibirli… Karanlık…

Yanımızdan tozu dumana katan koyunlar geçiyor. Çoban çocuk yalnızca kendisinin çıkarabildiği tuhaf seslerle, kimi zaman ayaklarını yere sürterek, kimi zaman da sopasını kullanarak sürüsünü yokuştan indiriyor. Ansızın adımı bağırıp en öndeki koyuna sopasını fırlattı. Bu bir macera çağrısına dönüştü. Oyun bitti. Çocuklar yağlı gövdelerin kalın yünlerine tutunup aşağıya doğru şehrin yolunu tuttu. Bense iri cüssemle, önümden geçen koyunlara baktım. Boynuzları iki tur dönmüş bir koçla göz göze gelince aklımdaki şeyden hemen vazgeçtim. Çocukların ve koyunların peşinden aşağıya doğru sessizce yürüdüm.

İşte, bir kere daha, yaşamın biricik düşmanı yetişkin Ephesoslular’ın arasındayım. Onlar çocuklar gibi sürprizlerle dolu değil. Yine birbirlerinin aynası olmuş agorada gururla geziniyorlar. Hepsi birbirine denk. Hepsi birbirinin aynı. Çünkü aptallıkları açığa çıkmasın diye aralarındaki en iyiyi, en değerliyi ve en bilgeyi sürgüne yollamak onların tek ustalığı. Alçaklar! Lanetli ayaklarıyla bu güzel kenti ezip durmaktan başka ne yaptılar? Zenginlikleri sürsün diye düşmana bile boyun eğmediler mi?

Evreni azıcık kavrayan biri onların yanından bir nehir gibi geçip gitmeli. Kirlenmemek için yalnız çocuklarla oynamalı ya da kaçıp dağlara sığınmalı. Sadece çirkef seven biri onlarla kalır ya da bir yabancı.

Kaçmak için adımlarımı hızlandırdım. Fakat biri dikkatimi çekti. Bugün agorada bir yabancı var. Eşeğini Kaystros Nehri boyunca sürüp korkakların şehrine gelmiş bir satıcı. Çocuk satıcılarının arasında kendine bir yer bulmuş, heybesindekileri yere bir tuzak gibi yaymakta. Bir yandan da gelip geçenleri süzüyor. Nihayet uygun zamanın geldiğini düşünmüş olacak ki o tok sesiyle olası müşterilerine seslendi:

“Yüce Ephesoslular!”

Ephesoslular’a böyle seslenmek için ya yalancı olmak ya da onları hiç tanımamak gerek.  Fakat belli ki o bunlardan ilki. Zira konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Avcı Artemis’in cömert dostları! Zenginliğiniz beni uzaklardan yanınıza getirdi. Sizi gördüğüme ne kadar memnunum bilemezsiniz! Fakat bir o kadar da şaşkınım! Çünkü herkes bilir, İonya bereketli bir bölgedir. Hangi kentine gitseniz karşınıza bir filozof çıkar. Fakat sizin talihsizliğinizin nedenini ben bir türlü anlayamadım. Böyle soylu, zengin bir kentin hiç filozofu olmasın, olacak iş mi?”

Satıcı boş yere gülüşen birkaç kişiyi bakışlarıyla susturup şaşkınlığını daha iyi belli eden bir sesle sordu:

“Aranızda bir tane bile filozof yok mu?”

Az önce gülenler dâhil herkes somurttu. “Evet,” diyecek tek bir kimse yoktu. Birkaç kişi tanrılardan yardım almak için gökte biriken bulutlara baktı. Bulutların belirsiz hareketi zamanı daha da yavaşlattı. Birden çocuk satıcılarından biri sahte bir kahkaha atıp yanındakileri dürttü.

“Biri var ama filozof mu yoksa deli mi tanrılar bilir.”

Konuşmalar ve gülüşmeler o an tüm ayarsızlığıyla geri geldi. Onlarca yüz tereddüt bile etmeden bana döndü. “Ephesos’un en karanlık yurttaşı!” diye bağırdı başka biri ve parmağıyla beni gösterdi.

Bir kitap üzerinde çalıştığımı biliyorlardı. Merak edip ne hakkında olduğunu bana sorduklarında “Yüce şeyler hakkında,” demiştim. O gün bugündür dillerindeyim. Fakat ilk kez, dalga geçmek için de olsa bana filozof diyorlar. Üstelik satıcı her şeye rağmen onları ciddiye almış, bana bakmakta.

“Tahmin etmeliydim! Filozofluk da delilik gibi kendini gizleyemez. İşte, gün gibi ortada!” Üzerimdekilerin koyu rengini iri gözleriyle süzüp düzeltti sonra. “Yoksa gece gibi mi demeliyim?”

Söyledikleri tuhaf bir biçimde herkesin onayından geçti. Onları ve şehirlerini temsil etmemi istiyorlar. Oysa böyle bir şey benim umurumda bile değil. Bunu yapmak istesem her gece birinin evine girer, parmak uçlarımda usulca yataklarına yaklaşır ve hepsini sırayla boğardım. Hem şehri çocuklara bırakmanın en kestirme yolu olurdu bu.

Bakışlardan kurtulmak için çekip gitmeyi düşündüm. Yine de kendime ihanet edip öylece bekledim. Bulutlara bir kere de ben baktım. Kızgın güneş gökten silinmiş. Yaz yağmuru gelmek üzere.

“Aradığın ne?” diye sordu satıcı. Her türlü cevaba hazır, kendinden emin görünüyordu.

“Kendimi,” dedim. Başka hiçbir şeyle ilgilenmediğimi anlasın da susup kendi işine baksın diye tekrarladım: “Kendimi arıyorum.”

Nedendir bilinmez, şaşırmadı. Gözlerini tezgâhına indirip sağa sola kaydırarak bir şey aradı. Birden elini bir örtünün altına attı.

“Al öyleyse! Tam sana göre bir kılavuzum var.”

Kapkara bir taş çıkarmıştı. Bir yüzü parlatılmış, volkan taşından bir ayna. Muhtemelen kendini beğenen birine satılması için yapılmış. Satıcı bana değil Ephesoslular’a bakarak konuşmaya devam etti.

“Kendini arayan bir filozofa ben de bir hediye vermek isterim. Bilgeler yurdu Elea’nın volkanlarından kopup gelen bu taş, karanlığını arayan bir filozofa belki cevap verebilir.”

Şimdi de elindeki aynayı bana doğru uzatmış almamı bekliyor. Satmayı başaramayacağının farkında. Kurnazca bonkörlük yapıyor ve asıl avlamak istediği Ephesoslular’a itibarlarını geri kazandırıyor. Şimdiden yurttaşlarımın bakışlarındaki yapmacık gururu sezebiliyorum. Zihinlerindeki aksi düşünceleri bilsem de aralarından bir filozof edasıyla yürüdüm ve satıcının önünde dikildim.

Tezgâhı tam da yüce(!) Ephesoslular’a göre eşyalarla dolu. İştahları açılsın ve oburlukları sürsün diye gümüş tuzluklar ve kaşıklar; kendilerini bilgelerin yerine koyabilsinler diye abaküs, cetvel ve pergel; hiç kullanmayacak olsalar da yurdunu savunan savaşçıların gururunu sahtekârca tadabilsinler diye ok ve yay. Benimse ilgimi sadece ameliyat malzemeleri çekti. Kancalar, bronzdan yapılmış bir neşter, cenin kazımak için küret… Bir tanesini alıp karşıma çıkan ilk Ephesoslu’ya saplayabilirdim. Fakat bunun yerine satıcının bana uzattığı aynayı almayı tercih ettim. Sonra kenara çekildim, çirkef Ephesoslular da hızla tezgâha üşüştü.

“Bu kitharanın telleri neden böyle?”
“Savaşçı kulaklar için yapıldığından efendim.”
“Bu gümüş kemer çocuklar için mi?”
“Hayır! Sizin gibi narin hanımefendiler için.”
“Başka ayna yok mu?”
“Yok.”

Konuşmalar hızla dünyamdan silinip gitti. Bir sütuna yaslandım. Sadece aynadaki yüzümü seyrediyorum. Onu böyle detaylı görmeye alışık değilim. Bu aynadaki yüz parlak mermerin ve durgun suyun gösterdiğinden daha sahici. Fakat bana verdiği hayal kırıklığı da bir o kadar gerçek. Gözlerim Ephesoslular’ınki gibi, burnum, ağzım, sakallarım da. Hepsi de onlardan biri olduğumun delili. Ne bir bilgeye ne de bir filozofa aitler. Üstelik çocukça bir duruşları da yok. Yansımamın yüzü dalgın. Gözleri kıpırtısız. Ağzı sanki sözlere kilitli. Fazlası değil, çürümeyi bekleyen bir cesedin soğuk yüzü bu. Tepkisiz. Buza çizilmiş adeta. Hislerimi yansıtamayacak kadar durgun. Fakat… Kaşlarımı germiyor muyum? Gözlerimi kırpmadım mı? Ya hissettiğim şaşkınlık? Ağzımı da açmadım mı? Tuhaf! Ürkütücü! Çakmayan ama beni yakan bir şimşek yansımamla arama girdi. Ayna elimden fırladı, volkanından yeni püskürmüş lava dönüştü ve geride parmaklarımı yakan ateşini bıraktı. Yürüyorum, koşuyorum, Ephesoslular’a çarpıyorum. Ne oldu az önce?

Birkaç kişiyi itip aynayı yerden aldım. Bir süre cesaret edemesem de sonunda ona tekrar bakabildim. Beni ürküten şey hâlâ orada. Aynı gözler, aynı ağız, aynı donuk yüz… Yansımam hiç değişmeyen hâliyle aynaya kazınmış bir resim. Bir gözümü yumsam da onun iki gözü açık, ona dişlerimi göstersem de onun dudakları yapışık, ben nefes alsam da o ölümsüzmüşçesine ölü. Bana bakıyor ama beni görmüyor. Zamandan bir an koparmış ve kendini akışın dışına çıkarmış.

Ortada bir büyü var. Bir aldatmaca, kötü bir oyun. Gidip satıcının tepesine binmeli. Fakat bunun yerine bir dükkânın önünde duran dolu çanağı kapıp bir oyuğa su doldurmayı seçtim. Dükkân sahibi çıkıp bana bağırdı: “Delisin işte, deli!”

Başımı suya eğip yüzüme baktım. Gerçekten deli miyim? Gözlerimi kırptım, ağzımı açıp kapadım ve işte gerisi gelmedi. Tıpkı aynadaki gibi sudaki yansımam da donup kaldı. Başka bir oyuğu suyla doldurdum ve biri daha dondu. Defalarca denedim ve sonuç değişmedi. Peşime birkaç kişi takıldı. Birbirlerine bir şeyler söyleyip güldüler. Aldırmadım. Bu kez mermer yolu ıslatıp yansımamı seyrettim. Kollarımı kaldırıp indirdim, fakat yerdeki kollardan biri takılıp kaldı. Peşinden diğer kol da benim kolumu takip etmeyi bıraktı.

Rüyada mıyım? Herkesi geçip yalnız bana bulaşan bir lanet mi var? Agoradaki bütün çanakları tekmeledim. Küçük göller yarattım. Donmuş yansımalarım çoğaldı. Aynada, suda, mermerde… Yetmezmiş gibi bir de yağmur başladı. Her damlada yine ben varım. Hırsızlar! Her yerdeler.

Gidip satıcının yakasına yapıştım. Gözlerimi gözlerine diktim. Fakat sadece bir an… Sonra korktum. Sonuna dek açılmış iri yuvarlaklarda yine kendimi gördüm. Başımı hızla çevirdim. Herkese sırtımı döndüm. Ormana doğru koştum.

Yağmur altında, damarlarımı patlatıp kaslarımı yırtarcasına koşuyorum. Kalbim zamanın yerine geçti. Anlar bende yaşıyor. Durursam enseme bir el uzanacak sanıyorum. Peşimden gelenler mi var? Ephesoslular? Satıcı? Ya da donmuş yansımalar? Hepsi bana karşı birleşmiş. “Dur artık ve bizim gibi ol!” diye arkamdan bağırdıklarını duyabiliyorum. “Değişme!” diyorlar, “Hareket etme! Farklı olma! Kendini arama!” Ağaçların etrafından dolanıp kayalardan atlıyorum. Hepsine inat hayata çağıran çocuk seslerinin izini sürüyorum.

Nihayet Kaystros’un kenarına vardım. Çocuklar gökte yeniden beliren güneşin altında, nehrin bir kenarına inşa ettikleri gölette bağıra çağıra oynuyorlar. İşte şimdi bir kere daha yuvamdayım. Çocukların arasında bilgeyim ve korkusuzum. Dönüp arkama baktım. Yansıma ordusu da burada. Hapsoldukları yüzeyleri kırıp parçalamışlar, damlalardan ve birikintilerden çıkıp gelmişler. Beni seyrediyorlar. Nasıl da Ephesoslular’a benziyorlar! Onlar gibi tekrarlayıp duruyorlar: “Dur artık! Bizimle aynı ol!”

Sadece güldüm onlara. Yapamayacaklarını bile bile, “Haydi, gelsenize!” diye bağırdım ve ardından Kaystros’un serin suyuna daldım. Ellerimle sudaki yansımamı dağıtıp çocuklara su sıçrattım. “Durmayın!” diye haykırdım, “Oynayın!”

Aynı nehre iki kez girilemez. (Fragman 91, Herakleitos)

Doğru olur tüm yetişkin Ephesoslular’ın kendini asması ve kenti çocuklara bırakması. Çünkü onlar aralarındaki en değerli kişiyi, Hermodoros’u sürgüne yolladılar ve şöyle dediler: “Kimse aramızda en değerli olmasın ya da gitsin başkaları arasında olsun.” (Fragman 121, Herakleitos)